Eşgüdüm Kurulu Üyemiz Dursun Usta Bey’in Türkistan Gezi Notları

28.09.2026 80 Kişi Okumuş

Atayurdunun Kalbine Yolculuk TATARİSTAN


Her insanın içinde, hiç görmese bile adını duyduğunda kalbini titreten, ruhunun aidiyet hissettiği uzak bir coğrafya vardır. Benim için bu coğrafyanın adı Tataristan; çocukluğumdan beri masallarda, türkülerde ve büyüklerimin iç çekişlerinde dinlediğim o kadim atayurt… Nihayet, yıllardır içimde büyüttüğüm o dinmeyen özlemi dindirmek, toprağına yüz sürmek ve köklerimle kucaklaşmak için yola çıkıyorum.Kazan’a ayak bastığım ilk an, içimi garip bir tanıdıklık hissi kaplıyor.

Yabancı bir ülkeye değil de, sanki çok uzun süreliğine ayrıldığım baba evine dönmüş gibiyim. Sokaklarında yürürken kulağıma çalınan Tatar Türkçesi, bin yıllık bir uykudan uyanan genlerimi harekete geçiriyor. Sözcükler o kadar tanıdık, o kadar bizden ki… Kulaklarımdaki bu melodi, sanki yüzyıllar öncesinden bugüne uzanan bir köprü oluyor.Şehrin kalbi sayılan Kazan Kremlini’ne doğru yürürken, göğe doğru yükselen Kul Şerif Camii’nin minareleri karşılıyor beni. İhtişamı karşısında gözlerim doluyor. Bu cami sadece taştan ve mermerden ibaret bir yapı değil; asırlardır kimliğini, inancını ve kültürünü korumak için direnen bir halkın gurur abidesi. Hemen yanı başındaki Blagoveşçenskiy Katedrali ile yan yana duruşu ise bu toprakların hoşgörüsünü, Doğu ile Batı’nın kardeşçe kucaklaşmasını fısıldıyor insana.Adımlarım beni İdil (Volga) Nehri’nin kıyısına götürüyor. Nehrin durgun sularına bakarken, zamanın ötesine geçiyorum. Bu sularda atalarımın izleri, sevdaları, acıları ve umutları akıyor. Rüzgar, sanki yüzyıllar öncesinin ağıtlarını ve kahramanlık destanlarını taşıyıp yüzüme çarpıyor. İdil, sadece bir nehir değil; bu toprakların damarlarında akan kan, tarihi diri tutan devasa bir hafıza.Kazan’ın hareketli Bauman Caddesi’nde dolaşırken bir kafeye oturup önüme gelen sıcak bir çay ve çak-çak tatlısıyla soluklanıyorum.

Yan masadaki yaşlı bir Tatar amcayla göz göze geliyoruz. Gülümseyerek selam veriyor. Konuşmaya başladığımızda, dillerimiz farklı yüzyılların süzgecinden geçmiş olsa da kalplerimizin aynı ritimle attığını fark ediyorum. Gözlerindeki o sıcaklık, atayurdun beni tamamen bağrına bastığının en büyük kanıtı oluyor.Tataristan’dan ayrılma vakti geldiğinde, içimdeki o eski ve buruk özlemin yerini derin bir huzur ve gurur alıyor. Artık biliyorum ki, mesafe ne kadar uzak olursa olsun, kalbimizin bir parçası hep bu topraklarda, İdil’in kıyısında, minarelerin gölgesinde atmaya devam edecek. Elveda sevgili atayurdum, ruhumun aynası Tataristan… Bir gün yeniden kucaklaşmak üzere. Ben Kazan’a Kazan bana aşık oldu.

İdil’in Kıyısında Zamanı Durdurmak: Çuvaşistan

Haritadaki bir noktadan çok daha fazlasıymış burası; geçmişin fısıltılarını taşıyan bir sığınak gibi. Çuvaşistan’a adım attığımda, modern dünyanın gürültüsü yerini derin bir huzura bıraktı. Volga Nehri’nin sakin sularına bakarken, yüzyıllar öncesinden gelen bir bağın sıcaklığını hissettim.

Şupaşkar’ın (Çeboksarı) sokaklarında yürürken, parklardaki meşe ağaçlarının gölgesinde zamanın yavaşladığını gördüm. İnsanların yüzündeki o samimi tebessüm, dilin sınırlar ötesi gücünü hatırlattı bana. Çuvaş ezgilerini dinlerken, kelimelerini tam anlamasam da ritmin kalbime dokunuşunu hissettim. Burası, ruhun kendi köklerine yaptığı sessiz ve derin bir yolculukmuş. Geri dönüyorum ama kalbimin bir parçasını o nehir kıyısında bırakarak…

Bazı seyahatler sadece şehirleri değil, ruhu da keşfetmektir. Volga Nehri’nin sarıp sarmaladığı kadim topraklar; Çuvaşistan… Burada doğa o kadar yeşil, insanlar o kadar dingin ki, insan kendi iç sesini yeniden duyabiliyor. Şupaşkar’ın sakin caddelerinde yürümek, geçmişle bugünün el ele verdiği o köklü kültüre tanıklık etmek tarifsiz bir duyguydu. Seyahat rehberlerinde yazanlardan çok daha fazlası var burada: Saf bir huzur ve hiç yabancılık çekmediğiniz o tanıdık ev sıcaklığı. Teşekkürler Çuvaşistan, bana kattığın tüm güzellikler için.

Yeşilin ve Huzurun Ülkesinde Bir Nefes

Çuvaşistan benim için sadece bir coğrafi keşif değil, içsel bir arınma durağı oldu. Şehrin karmaşasından uzakta, uçsuz bucaksız ormanların ve nehrin kıyısında durup sadece nefes almanın ne kadar değerli olduğunu anladım.

Burada hayat acele etmeden, kendi doğal ritminde akıyor. Çuvaş insanının misafirperverliği, o mütevazı ve candan duruşu içimi ısıttı. Parklarında yürürken, yerel motiflerle bezenmiş yapıları incelerken bir kültürün köklerine ne kadar sıkı sarındığını hayranlıkla izledim. Bu gezi bana, dünyanın bir yerlerinde hâlâ bozulmamış, saf ve samimi köşelerin kaldığını kanıtladı. Ruhumu dinlendirdiğim bu toprakları asla unutmayacağım.

MARİ’EL  Hayal Ülkesi MARİ’EL

Atayurda Dönüş: Mari El’in Kutsal Ormanlarında Köklere Yolculuk.

“Bazen insan, daha önce hiç ayak basmadığı topraklara karşı içinde derin bir sızı, tarifi zor bir özlem taşır. Genlerimize kazınmış, atalarımızın hafızasından ruhumuza süzülmüş bir çağrıdır bu. İşte beni Volga’nın serin sularına, uçsuz bucaksız çam ormanlarının kalbine, Mari El’e getiren şey de bu kadim çağrıydı. Burası sadece haritada bir nokta değil; doğanın kutsallığına, toprağın sesine ve unutulmaya yüz tutmuş köklere yapılan duygusal bir eve dönüş yolculuğuydu. Rüzgarın kutsal korulardaki ağaçların yapraklarını dalgalandırdığı o ilk an, anladım: Ben buraya ilk kez gelmiyordum, ben buraya geri dönmüştüm…”

Mari El topraklarında ilerledikçe, zamanın düz bir çizgide değil, geçmişle geleceğin iç içe geçtiği bir girdapta aktığını hissediyorsunuz. Bu seyahatin en sarsıcı, en büyüleyici tezatlığı ise şüphesiz başkent Yoşkar-Ola’nın modern masalı ile Volga’nın ihtiyar bekçisi Kozmodemyansk’ın sessiz hüznü arasında yaşanıyor.

Yoşkar-Ola’ya adım attığınızda, Malaya Kokshaga Nehri’nin kıyısında yükselen Brugge Rıhtımı, sizi bir Rus coğrafyasından alıp Kuzey Avrupa’nın gotik ve rönesans rüyalarına fırlatıyor. Rengarenk Flaman tarzı binalar, görkemli kuleler ve nehir dalgalarına vuran İtalyan mimarisi esintileri… Burası, atayurdun küllerinden doğan modern ve görkemli yüzü. Ancak bu ışıltılı silüete nehir kenarından bakarken, içinizde o şaşaalı mimarinin ötesine geçen bir arayış başlıyor. Her köşe başında karşınıza çıkan heykeller, üç saatte bir hareket eden 12 Havari Saati‘nin mekanik ritmi, sanki geçmişin hatıralarını bugünün modern dünyasında yaşatma çabasının birer kanıtı. Bu ihtişam karşısında duyulan hayranlık, köklerini arayan bir seyyahın gözünde tatlı bir şaşkınlığa dönüşüyor.

Fakat asıl hüzünlü hayranlık, direksiyonu Volga’nın kıyısındaki kadim tüccar kasabası Kozmodemyansk’a kırdığınızda ruhunuzu sarıyor. Yoşkar-Ola’nın yeni ve parıltılı çehresinin aksine, burası zamanın geride bıraktığı yaralı bir şiir gibi. Kasabanın sokaklarında yürürken, pencereleri dantel gibi işlenmiş eski ahşap oymalı evler karşılıyor sizi.

O ahşap alınlıklarda, yaşlı çatılarda ve solmuş boyalarda yüzyılların yaşanmışlığı, nehir gemicilerinin hikayeleri ve ataların yorgun nefesi gizli. Etnografya Açık Hava Müzesi’ndeki rüzgar değirmenlerine ve eski Mari evlerine dokunduğunuzda, ahşabın kokusu size geçmişin o muazzam ama artık geri gelmeyecek olan ihtişamını fısıldıyor.

Biri nehrin kıyısında zamana meydan okuyan renkli bir rüya, diğeri ise dökülen yapraklar gibi sessizce geçmişi sayıklayan bir anılar evi… Yoşkar-Ola ve Kozmodemyansk, atayurda yapılan bu duygusal yolculukta insanın kalbine şu soruyu fısıldıyor: Biz bugünün parıltılı dünyasında kimdik, o ahşap evlerin sıcaklığında kimleri bıraktık?

Ruhun Kuzeydeki Evi: Başkurdistan Yolculuğu

Başkurdistan (Başkortostan), uçsuz bucaksız bozkırları, mistik Ural Dağları, şifalı balları ve köklü Türk-İslam kültürünün Rusya coğrafyasıyla birleştiği, ruhu olan çok özel bir yerdir.

Uçak Ufa’ya gidecektik am bir aksilik olmadı, otobüs ile gitmek durumunda kaldık. Belki daha iyi oldu beni neyin beklediğini tam olarak bilmiyordum. O muhteşem uçsuz bucaksız ormanlarını o yeşilin her tonunu görme imkanımız oldu. Rusya’nın kalbinde, haritalarda küçük ama tarihte ve doğada devasa bir coşkuya sahip olan Başkurdistan’a doğru bir yolculuktu bu. Sadece coğrafi bir yer değiştirme değil, sanki çok eski, tanıdık ama unutulmuş bir şarkının melodisini takip etmek gibiydi.

Ural dağlarının eteklerinde ormanlık yollarda, karlı veya sisli havalarda yol kenarında aniden karşımıza bir kurt çıkarmı diye düşünürken, otobüs mola verdiğinde Alaattin bey ile geziniyorduk. Birde baktık tam o düşündüğümüz, belki orman alandan çıkmadı ama karşımızda bir genç kurt çıktı.

Doğanın Şefkati ve Ural Dağları’nın Fısıltısı
Ufa sokaklarında yürürken, modern binaların arasından sıyrılan ahşap evlerin kokusu geçmişe götürdü beni. Fakat Başkurdistan’ın asıl ruhu, şehir sınırlarının bittiği ve vahşi doğanın başladığı yerde gizliydi. Ural Dağları’nın eteklerine vardığımda, rüzgarın ağaçların arasından geçerek fısıldadığı o derin sessizliği duydum. Ağaçların kokusu, gökyüzünün o alabildiğine mavi ve keskin soğuğu içime işledi. İnsan burada ne kadar küçük olduğunu ve aynı zamanda evrenin ne kadar ayrılmaz bir parçası olduğunu anlıyor.

Şifalı balın (Borzyan balı) tadına baktığımda, o meşhur yabani arıların sadece çiçeklerin özünü değil, bu toprakların tüm kederini ve neşesini de o peteklere işlediğini hissettim. Akidil (Belaya) Nehri’nin kenarında oturup suyun akışını izlerken, zamanın burada Moskova’dakinden ya da İstanbul’dakinden çok daha farklı, daha bilgece aktığını fark ettim.

Kalpte Kalan İz
Şimdi bu topraklardan ayrılırken arkamda sadece çektiğim fotoğrafları değil, ruhumun bir parçasını da bırakıyorum. Başkurdistan, bana doğanın sadece izlenecek bir manzara değil, sığınılacak bir yuva olduğunu hatırlattı. Kopuzun (Kuray) o yanık sesini her duyduğumda, rüzgarlı bozkırları ve misafirperver, sıcak kanlı Başkurt insanlarını hep kalbimin en derin yerinde taşıyacağım.